25 Ocak 2016 Pazartesi 19:11:11

Ülke olarak tarihî günler yaşıyoruz. Her ne kadar terör örgütlerine karşı yürütülen operasyonlar askerî literatürde "savaş" olarak nitelendirilmese de, temmuz ayından beri yaşadıklarımız ne yazık ki tam bir savaş. Türkiye'nin doğusu güvenlik güçlerimiz ile PKK terör örgütü arasında şiddetli çatışmalara sahne oluyor. Yakın zamana kadar ağırlıklı olarak kırsal kesimde ve sınır ötesinde süren çatışmalar şehirlere inmiş, terör yeni bir ivme kazanmıştır. Otuz yılı aşkın süredir devam eden nispeten düşük yoğunluklu terör olaylarının yerini, patlayıcıların ve ağır silahların kullanıldığı çok daha yüksek yoğunluklu bir çatışma ortamı almıştır.

PKK, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin etkisiyle bazı bölgesel ve küresel aktörlerin desteğini de arkasına alarak hedef büyütmüş, özyönetim adı altında yeni bir konsept geliştirmiştir. Amaç, Türkiye'yi zaafa uğratmak ve ülkeyi bölmektir. Bunun için yöre insanını katletmek ve göçe zorlamak dahil her yola başvurmakta, insafsızca yakıp yıkmaktadır. Açılan hendekler, kurulan barikatlar ve yaşanan çatışmalar nedeniyle bazı şehirlerimiz adeta harabeye dönmüştür. Ülkemizin dört bir yanında hemen hergün birkaç şehit cenazesi kalkmakta, ocaklar sönmektedir. Vatan toprağı bir kez daha şehit kanıyla ve gözyaşıyla sulanmaktadır.  Tek teselli ise bu defa devletin sorunu doğru teşhis edip, kararlılıkla ve topyekûn üzerine gitmesidir.

Tablo hazindir. Ama çok daha hazini, genel Türkiye manzarasıdır. Acaba terör adı altında Türkiye'ye karşı yürütülen bu savaşın, anlam itibariyle yedi düvele karşı verdiğimiz Çanakkale ve İstiklal Savaşlarından bir farkı olmadığı konusunda millet olarak yeterli bir bilince sahip miyiz? Askerimiz ve polisimiz vatan toprağını korumak için canı pahasına aylardır çarpışırken, analar biricik evlatlarını toprağa verirken; acaba siyasilerimiz, yöneticilerimiz, medyamız, aydınlarımız ve sivil toplum örgütlerimiz bu konuda üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmekte midir? Teröre karşı devletinin yanında olan ve kış günü evini barkını terk etmek zorunda kalan Cizreli Kürt kardeşimin acısı da dahil, şehitlerimizin ve insanımızın acısı içtenlikle paylaşılmakta mıdır? Ne yazık ki bu ve benzeri sorulara ağız dolusu "evet" cevabını vermek pek mümkün değildir.

Milletlerin hayatında tek ses ve tek nefes olunması gereken olaylar ve zamanlar vardır. Bunların başında kendi bekasını ve geleceğini yakından ilgilendiren savaşlar ve büyük afetler gelir. Kim ne şekilde perdelemeye çalışırsa çalışsın, Türkiye terör örgütü kisvesi altında örtülü ve büyük bir savaş ile karşı karşıyadır. Üstelik düşman, silahlı kuvvetlerden ziyade ülkenin birliğini hedef almakta, milleti bölmek ve birbirine kırdırmak gibi sinsi bir plân uygulamaktadır.

Bu koşullarda konuyu iç siyasete indirgemek, demokrasi ve insan hakları söylemi altında güvenlik güçlerini zaafa uğratacak bir kısım eylemlerde bulunmak en hafif ifadeyle gaflettir. Bu ülkenin makul çoğunluğunu oluşturan sessiz kalabalıklar her gün büyük bir metanetle kahraman şehitlerini ebediyete uğurlarken, terör örgütü yerine güvenlik güçlerini suçlayan bildiriler yayınlamak ve Türkiye'yi bir kısım uluslararası mahfillere gammazlamak tam bir aymazlıktır. Diğer yandan, eski bir organize suç örgütü liderinin bildiri yayınlayan sivil akademisyenlere yönelik olarak; "oluk oluk kanınızı akıtacağız ve kanınızda duş alacağız"demesi ise ayrı bir aymazlıktır.

Türkiye, bunca tertip ve saldırıya karşı terör ile mücadelesini hukuk içerisinde sürdürmeye, masum insanları incitmemeye azami gayret göstermektedir. Bölge halkı şu içinden geçtiğimiz zorlu süreçte gerçek dostunun ve düşmanının kim olduğunu daha iyi anlamıştır. Kirli emelleri uğruna evini barkını talan eden, hiçbir kutsal tanımaksızın hastanesine, okuluna ve camisine saldıran, çocuklarını katleden, hayatı yaşanamaz hale getiren PKK'dan içten içe nefret etmektedir. Normal koşullarda, yani örgütün saldığı korkunun dağılması durumunda küçük bir azınlık dışında tercihini devletten ve ülkenin birliğinden yana yapacağı açıktır. Dolayısıyla konuyu temelinden saptırıp, olup bitenleri halkın hak arama ve özgürlük mücadelesi gibi yansıtmak veya bu tür söylemlere çanak tutmak yalandır.

Esasen böylesi zamanlar turnusol kağıdı gibidir. Hayatın normal akışında pek fark edilmeyen hainler, işbirlikçiler, kökü dışarıdakiler ve ülkeye sadece menfaat bağıyla bağlı olanlar zor zamanlarda belli olur. Tabi gerçek vatanseverler de. Şurası kesin! Dışarıda ortaya koyduğumuz büyük vizyonla pek örtüşmeyen sorunlu bir iç bünyeye sahibiz. Vatanseverimiz oldukça fazla, ama ülke ve millet diye hiçbir derdi olmayanlar, hatta ihanet etmek için fırsat kollatyanlar da az değil. Halbuki iç bünyenin zayıflığı, Türkiye gibi kritik öneme sahip ülkeler için ciddi bir jeopolitik zaaf oluşturur. İyi işleyen bir devlet mekanizması bunları not etmeli, analizini yapmalıdır. Bu zamanlar, arınma ve durulanma zamanıdır. Hem devlet, hem de toplum olarak tabloyu dikkatli okumak, iyiyi ve kötüyü doğru düzgün ayırt etmek zorundayız.

Birinci Dünya ve İstiklal Savaşı yıllarında askerden kaçan, kenarda durup kesesini dolduran ya da düşmanla işbirliği yapan bir kısım zevatın, savaştan sonra bir yolunu bulup devlete dadandığı herkesin malumudur. İşlerini bir şekilde yürütmüşlerdir. Esasen ülkemizin yakın geçmişte yaşadığı sıkıntıların önemli bir nedeni de budur. Ne yazık ki mevcut manzara, bu tür sorunların bir dönemle sınırlı kalmadığını gözler önüne sermektedir. Şimdiye kadar ne siyasetimiz, ne entelijansımız, ne de medyamız yeterince millî bir karakter kazanamamıştır. Türkiye'nin bundan sonra sadece kendinin veya mensup olduğu kesimin çıkarını düşünen, en temel millî hassasiyetlerden bile yoksun siyasetçi, aydın, akademisyen, kanaat önderi vb ile yürüyebileceği fazla bir yol yoktur. Deniz tükenmiştir. Daha fazla vakit geçirmeden arınmalı ve durulanmalıdır. 

13 Şubat Medya Grubu